Berke Atabey: Karıncaların Tanrısı

İçim açılsın diye yürüyüşe çıktım. Uzmanlar, “Yürüyün,” diyor. Beraberimde taşıdığım bulutlar yüzünden hafifleyemeden yürüyorum. Uzmanların bulutlarla ilgili önerisi yok. Başımı kaldırıp çınar ağaçlarına, gökyüzüne bakınca ferahlar gibi oluyorum. Bu sefer de sağanaklardan kaçmak için şemsiye açarak yürüyen ruhum su koyuveriyor. Şemsiyeyi açıp kapamak zor geliyor, arada açan güneşi de kaçırıyorum. Duruma iyi yanından bakarsak hiç ıslanmıyorum.

Aklıma, ayaklarımın altındaki karıncalar ve onlarca mahlukat düşüyor. Yere bakarak yürümeye başlıyorum. O kadar çoklar ki. Ezmemek için çaba sarf ediyorum ama illaki bazılarının ölümü ayaklarımdan oluyor. O saniye oraya basmasam, o günü de atlatacaklar, uzun bir ömürleri olacak. O saniye oraya basmayı tercih ediyorum. Karınca, sonraki adımımı göremiyor. Karıncaların tanrısı benim. Kimin yaşayıp kimin öleceğine ben karar veriyorum. Onları farkında olmadan öldürüyorum. Bizim tanrılarımız kim? Kim karar veriyor o bölümü geçip geçemeyeceğimize? Biz de mi birilerinin düşüncesiz, bencilce hareketleriyle hayattan eleniyoruz? Tanımıyorlar bizi, elendiğimizin farkında olmuyorlar.

Ağaçların yeşerdiği, senin en sevdiğin mevsimdeyiz. Tam Adalar zamanı. Denize inen yokuşlarda sevdiğimiz ağaçları seyretmeli, kuşları, şairleri kovalamalıydık. Ancak bizim payımıza tahlil, hastane, doktor kovalamak düştü. Endişeli geceler artıkça ne olursa olsun bilmek istedik. Fakat bilince azalmadı ki korkular. Toyduk, sen yakışıklı kaldın, ben büyüdüm. Yerde tek tük kuru yapraklar var. Diğerleri canlı olduğunu cümle âleme ilan ederken onlar neden dallarına tutunamamış? Ağaçlar mı silkeleyip düşürmüş? Kuşlar, böcekler mi yaralamış? Rüzgâr mı eserken o kadar yaprak arasında onları hedef almış? Doğa mı karar veriyor hangi yaprağın ne zaman düşeceğine? Sen gidince ev doldu doldu, taştı. Çaylar demlendi, yemekler dağıtıldı, yaşlılar gözyaşlarını tutamadı. Gelenlere çay mı kahve mi istediklerini sordular. İlk bakışta oranın düğün evi mi cenaze evi mi olduğu anlaşılmıyordu. Rahat etmem için beni küçük odaya yerleştirdiler. “Ama arada da çık bir görün,” dediler. Herhâlde yeterince yas tuttuğumu ispat edemem diye korktular. Gitarınla uzun uzun bakıştık. Kalabalık sürekli bir şey sormak için odaya sızdı. Komşu etli türlü getirmiş, onu mu dağıtalım yoksa dışarıdan mı yemek söyleyelim? Terlikler yetmiyor, yan komşudan mı alalım, kapıcıyı mı gönderelim? Erkekler kapının önünde oturacakmış, yönetici üç beş sandalye ayarlayabilir mi? Saklanacak bir yer yoktu. Gitar da bunaldı. Onu da aldım elime, sessizce dışarı çıktım. Kimse fark etmedi. Mutfakta birileri sigorta primlerinden söz ediyordu, iki seneye kadar emekli oluyormuş. Dairenin önü ayakkabılarla doluydu. Yönetici bu sefer zili çalıp söylenmedi. Üzerlerine basa basa apartman kapısına vardım. Tam rahat bir nefes alacaktım ki kapının önüne konmuş kahverengi makosenlerini gördüm. Düğün evinden tek farkımız o ayakkabıydı.

Geçen gün birdenbire beraber izlediğimiz son dizinin final sezonunun tanıtımı karşıma çıktı. “Bu kadar ara mı verilir,” diye söylenişlerimizin üzerinden iki sene geçmiş. İzlerken gözden ırak çekmecelere kaldırdığım tüm duygular aynı anda yerinden fırladı. O günden beri tekrar içeriye sokamıyorum. Tıkıştırıyorum, sığmıyorlar. Tam kapattım diyorum, uçları dışarıya taşıp kendini belli ediyor. “Burada yanlış bir şeyler var,” diyor. Onları ortaya döküp güzelce yerleştirmeye gücüm yok. Döktüğüm anda pişman olurum, düzenli çekmecelerim de bozulur. Eşyanın ihtiyacı olanlara verilmesi gerekiyormuş. Ben ayıklamayınca annem, elinde battal boy, kalın, petrol kokan siyah bir torbayla geldi. İlkinde savuşturdum ama durmayacağını anladım. Mecburen, dolabının görünmez mühürlerini açtım. Bereni, saatini, takımının formasını, hastalık görmemiş pijamalarını ve tişörtlerini kendi tarafıma taşıdım. Gerisini onlara bıraktım. Ne zordu sancınla baş başa kalabilmek. Herkes sana kendi reçetesini yazarken hiçbir ilaçla ilgilenmediğini söyleyebilmek... Sigarayı bırakmamış olsaydım o gücü bulabilirdim belki. Uzmanlar kamu spotlarında, “Sigarayı bırak, hayatı seç,” diyor. Asıl, hayatı seçenlerin, keyif alabilenlerin işi sigara içmek. Gittiğinin haftasında denedim, yapamadım. Keyif vermedi. Zor geldi nefesi içime çekmek, içimde tutup bırakmak. Sigarayı değil ama sigara içme eylemini özlüyorum. El, dudak, ciğer arasındaki muazzam iş birliğini. Çakmakla rüzgârın, çakmakla ellerin savaşını. İleriyi hesap etmeyi, hesap edememişsen ciğerin, elin ve dudağın sigaraya sahip olmak için düştüğü durumları. Bir arkadaşım sigara alamadığında gazeteye çay sarıp içtiğinden bahsetmişti. O zaman anlam veremedim. Demek o da tütünü değil, içme eylemini sevmiş.

Dizinin final sezonunu beraber izlemeyeceğimiz milyonlarca olasılık daha vardı. Küsebilirdik. Biz hiç küsmedik ki. Suratım asık, gelip ensemden öpmeni beklerdim. Sen öptüğünde gülümsemem yerçekimine meydan okurdu. Başkalarıyla izleyebilirdik. Başka vücutlar şimdi hiç var olmamışçasına uzaklar. Tarih bile onları unuttu, senin sayfanı açık bıraktı. Arayı uzun tutan yapımcılara sinirlenebilirdik. Başrol oyuncusunun taciz skandalıyla proje iptal edilebilirdi. Tibet’te inzivaya çekilebilirdik. Tibet çok uzak. Kaş’a giderdik. Yeni bir yer görelim diye çıktığımız tüm yollar bildiğimiz Kaş’a çıkardı. Hafızamı kaybedebilirdim. Evimiz yanabilirdi. Evsiz kalabilirdik. Evimiz de peşinden gitti. Mahrem kalamadı, herkes her odasına girer çıkar oldu. Bulaşıkları her gün başka başka eller yıkadı. Ocağa başkasının sevdiği yemekler konuldu. Savaş çıkabilirdi. Uzaylılar tarafından kaçırılabilirdik. Elektronik ekranlardan yayılan virüs nedeniyle, tüm ekranlar imha edilebilirdi. Ben ölebilirdim. Olasılıklar içinden hangisinin birbirini kovalayacağına kim karar verdi? Hepimiz birer olasılık mıyız hayatta? Yürüdüğüm patikalardan biri beni, seninle birlikte bir Kaş’a çıkarır mı?

Yine unutup kafamı kaldırmışım. Ayağım toprağın altında duramamış bir ağaç köküne takıldı, düşüyordum. Ağaçlar yeterince köklenince çevrelerini değiştirmeye başlıyor. Kaldırım taşlarını kaldırıyorlar. Hiçbir kısıtlamayı, dayatılan hiçbir şekli kabul etmiyorlar. İnsanın her şeye alışıyor olmasını çok aşağılık buluyorum. Girdiğimiz her kabın şeklini almamızı, toprağın altına girince çıkamayışımızı. Bazı olasılıklar gerçekleşirse nefesin kesilir, güneş bir daha doğmaz sanıyorsun. O kadar eminsin ki dünya için o olasılık gerçekleşemeyecek kadar önemli olduğuna. O olasılık gerçekleşiyor, nefes alıyorsun, güneş her gün doğuyor. Kapıcı, “Alınacak var mı?” diye soruyor. Müdür, “Ne zaman işe döneceksin?” diye ağzını arıyor. Komşunun kızı camdan el sallıyor. Arkadaşlar yemeğe çağırıyor. Annen, falancanın oğlunu anlatıyor. Kim bilir yere bakmazken kaç kez tanrıcılık oynadım. Muhtemelen az önce müthiş bir ekip çalışmasıyla evine ekmek kırıntısı taşırken ezdiğim karınca da kendini önemli sanıyordu. Ekip devam etmek zorunda. Yolun ortasında durup yas tutamazlar. Tutmak isteyenler olur, diğerleri onu sürükleyerek devam ederler yola. Bir süre sonra karınca sürüklenmeye alışır. Diğerleri bıraksa da sürükleniyormuşçasına devam eder hayata. Sigarayı da bırakır belki.

Bir köpek yanaşıyor, kokluyor beni. Hayvanlar duyguları da koklayabilirlermiş, uzmanlar öyle diyor. Benden ne kokusu alıyor acaba? Diğer insanlar ne hissettiklerini anlayabiliyorlar mı? Gittiğinden beri hep aynı, adını koyamadığım o his. Ağlarken de burada, sinirliyken de, parkta yürürken de. Filmlerde, kitaplarda söz edilen o meşhur boşluk hissi olsa taşıması kolay olurdu. Böylesi taşırken canımı yakacak kadar ağır ama geceleri uyuyabiliyorum. Seni uyutmazdı ağrılar. Hastanedeki floresanın aydınlattığı gecelerde biraz sakinleşirdin. Bayılırcasına düşerdin uykunun kollarına. Ben gözüm kapıda, bir mucize beklerdim. Hemşire, vücuduna girip çıkan sıvıların torbalarını kontrol etmeye geldiğinde uyuyor gibi yapardım. Bakışlarındaki acımayı görmeye takatim olmazdı. O gidince gözlerimi yine kapıya dikerdim. Beyaz önlüklü biri taşıyıp da bir mucize getiremedi o kapıdan. Bir sihirli değnekleri olsa düşünmeden seni seçerlerdi kurtarmak için. O kadar genç, o kadar umutluydun ki ve o kadar inanmıştın ki iyileşeceğine. Sahici bir umut muydu kuşandığın yoksa bizi daha da üzmemek için üzerine geçirdiğin bir sihirbaz pelerini miydi? Birtakım uzmanlara göre reddetme evresindeymişim. Kulağa biraz agresif geliyor, görmezden gelme daha barışçı bir söylem. Gelecekmişsin gibi beklemek, gelmeyeceğini kabullenmekten daha kolay. Beni de sürüklediler yolun ortasından, alışmadım, alışmış gibi yaptım. Ekibin kalanı rahat etti. Hâlbuki sürükleniyorum. Mış gibi yapmak, alışmaktan daha bayağı. Bana kalsa ben kimseyi peşimden sürüklemezdim. Durmak istenilen yerde kalakalmak, en onurlusu olurdu.

Parka sümbül ekmişler. Ne severdim. Hâlâ seviyorum herhâlde. Kokusunu duyunca hoşuma gitti. En son ne zaman bir şey hoşuma gitti? Sigara bile gitmeyince hiçbir şey gitmez sandım. Elinde saman kağıdına sarılı bir demet mor sümbülle çıkageldin sinemaya. Kucağımda sümbüllerle izledim filmi. Yanımdaki orta yaşlı kadın dayanamayıp laf attı, “Çok şanslısın kız.” Sonra da muzipçe göz kırptı. Şimdi ben ona şanslı mıyım diye sorsam. Artık filmler çiçek kokmuyor. Bana özenen kimse yok. Sümbül mü alsam? Kim çiçekçi bulmaya uğraşacak? Bulsam bile, her çiçekçide yoktur. Bana, ucuz, iki günde solacak başka bir buket çiçek kakalayıverirler. Bir banka oturdum. Kokuları geliyor. Hazır sümbülden keyif almışken bir sigara mı yaksam? Hâlâ yanımda bir paket ve çakmak taşıyorum. Uzmanlar katillerin yanlarında kurbanlarından birer parça taşıdığını söylüyor. Ben de cinayet aletlerimi mi yanımda taşıyorum? Olasılıklardan birinde bir katilim. Beklenmedik durumlar ortaya çıktığından beri bunu düşünüyorum. Kimse bu ihtimali düşünmedi benden başka, en azından bana söylemediler. Sadece şaşırdılar hastalığın benim değil de, senin başına gelmesine. Burada senelerin tiryakisi varken eline sigara almamış adam nasıl olur da yakalanır o illete? Sen o olasılığa tutulunca sigarayı ölümden korktuğum için bıraktığımı sandılar. Hâlbuki öldürmekten korkuyorum. Evde yalnızken, etrafta öldürecek biri yokken bile sen aklıma geliyorsun. Yine içemiyorum. Ben mi öldürdüm seni? Hesapladım. En az üç bin altı yüz elli kez dumanıma boğulmuşsun. “İçme artık şu meredi,” diye beni kurtarmaya çalışırken ben öldürüyormuşum seni.

Ayağımın yanında bir karınca. İlkin tırmanmaya çalıştı, sonra vazgeçip çevresinden dolaşmaya karar verdi. Önce sağ, ardından sol ayağımın önünden teğet geçerek bankın arkasındaki çimenlere yöneldi. Kim bilir ne zorluklar atlattı bugün. Belki evine varmak üzere. Tam otların içinde kaybolacakken ayağa kalkıyorum. Bilerek basıp öldürüyorum onu. Ha bir eksik ha bir fazla, ne fark eder ki?

10/03/2025
157